ANA SAYFA HABERLER VİDEOLAR DERSLER OYUNLAR DOSYA RESİM GALERİSİ YARIŞMA Facebookta paylaşmak için tıklayınız
 
 » MENÜ
 Türkiye Coğrafyası
 Ülkeler Coğrafyası
 Matematik Coğrafya
 Siyasi Coğrafya
 Biyocoğrafya
 Beşeri Coğrafya
 Ekonomik Coğrafya
 Hidroğrafya
 Klimatoloji
 Coğrafya Soru Bankası
 » SORU CEVAP BÖLÜMÜ
Bu bölümden coğrafya dersleriniz yada coğrafya ile ilgili sorularınız varsa bize iletebilirsiniz.
Editöre Soru Sorunuz
Cevaplanmış Sorulara Bakınız
 » BİR COĞRAFYA BİLGİSİ
Tek çubuklu bir elektrik ısıtıcısının gücü, 7 kuvvetli adamınkine eşdeğerdir.
 » İÇERİK İSTATİSTİKLERİ
 Toplam Dosya Sayısı : 57
 Toplam Makale Sayısı : 81
 Toplam Ders Sayısı : 92
 Toplam Video Sayısı : 132
 Toplam Oyun Sayısı : 283
 Toplam Soru Sayısı : 11856
 Toplam Haber Sayısı : 57
 » SİTE İSTATİSTİKLERİ
Üyeler
Son Üye : alifuatuz
Bugün : 0
Dün : 0
Toplam Üye : 756
Online Üyeler
 Online üye yok..
Site Sayacı


Ip Adresiniz
ip adresim
İletişim
E-Mail : bilgi@cografyalar.com
Osmanlı Devletinde sosyal yapının durumu
 » » Osmanlı Devletinde sosyal yapının durumu
   

OSMANLI DEVLETİNİN EN BAŞLARDA GÜÇLÜ OLMASI SOSYAL YAPININ GELİŞMESİNİ OLUMSUZ ETKİLEMİŞTİR ÖNERMESİNİ TARİHSEL OLAYLARI GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURARAK VE AVRUPA FEODAL BEYLER , KRAL , BURJUVA ÜÇGENİNDEKİ İLİŞKİLERİDE İÇERECEK ŞEKİLDE NASIL KARŞILAŞTIRMA YAPABİLİRİM. TEŞEKKÜRLER...


EDİTÖRÜN CEVABI

On dokuzuncu yüzyıl itibarıyla Osmanlı Devletinin her bakımdan dengeleri bozulmuş, devlet(yönetim) çarkı bütünüyle etkinliğini yitirmiş; mali ve hukuksal yapı çöküşün, kelimenin tam anlamıyla ifade etmek gerekirse, iflasın eşiğine gelmiştir. Osmanlı Devlet yapısını; eğitimden, hukuka; mali yapıdan ticari anlayışa kadar yeniden düzenleme gereğinin bir sonucu olarak Tanzimat ilan edilmiştir. Diğer bir deyişle, kendi dinamikleriyle, devletin yeni çağlara artık hiçbir şekilde ayak uyduramayacağını anlayan Osmanlı yönetici eliti, hem, Osmanlının Avrupa’ya yüzünü dönmesinden başka bir çareye sahip bulunmadığının farkında olarak, hem de bir takım siyasal gelişmelerin karşı konulmaz baskısı altında kalarak önemli reformlar dizisi içeren Tanzimat’ı ilan etmiştir. Söz konusu reformlar, bir süre de olsa, güçlü bir toplumsal muhalefetle karşılaşmadan uygulanabilmiştir. Ta ki, ikinci kuşak Tanzimatçıların idarede bulundukları dönemde geniş toplum katlarına sesini duyuracak bir kurumsal itiraz odağı ortaya çıkıncaya kadar, Tanzimat yöneticilerinin uygulamaları oldukça sükunetle karşılanmıştır.

Çalışma, bu sessizliği bozan Yeni Osmanlılıların ortaya çıkışını, bu akımın mimarlarını ve etkilendikleri kaynakları, ulaşmak istedikleri idealleri -zor olsa da tek bir kare üzerine toplamaya gayret edeceğiz- analitik açıdan irdelemek üzere ele alınmış bulunmaktadır. Yeni Osmanlıların önemi, Cumhuriyete taşımak isteyen sistemli ilk aydın hareketini teşkil etme bakımından olduğu kadar, saltanattan cumhuriyete geçiş öyküsünün zor, fakat karşı konulmaz gelişimini başlatan bir hareket olmasından kaynaklanır. Bundan başka, hem Osmanlı, hem Cumhuriyetçi olmanın çelişkilerini, sıkıntılarını anlamak bakımından da, Yeni Osmanlı Hareketini büyüteç altına almak gerekir. .

I- Osmanlıların En Cumhuriyetçisi, Cumhuriyetçilerin En Osmanlıcısı Bir Hareket: “Yeni Osmanlılar”

Tanzimat’ın, Reşit Paşadan sonra ki uygulayıcıları olan Ali ve Fuat Paşaların yürüttüğü Tanzimat uygulamalarına karşı 1865’lerde bir eleştiri hareketi olarak doğan “Yeni Osmanlı” hareketi, temelde Tanzimat felsefesine karşı olmamakla beraber, yanlış ve eksik uygulamaların Tanzimat’la ulaşılmak istenen idealleri baltaladığını düşünen bir aydın grubu tarafından başlatılmıştır. Kendilerine “Yeni Osmanlılar” denilen bu hareketin, Demokrasi ve hürriyet kavramlarının halka mal olmasında çok önemli bir yeri vardır.

Tanzimat hareketinin ikinci kuşak yürütücü kadrosu da (Ali, Fuat Paşalar ve etrafındakiler), aynen Reşit Paşanın başlattığı şekilde, “Kamaralizm”in bir uzantısı olarak Tanzimat’ı uygulamışlardı. Bilindiği gibi, “Kamaralizm”, merkezden idare edilen, bütün birimleri birbirinin eşi olan güçlü bir devlet ideali olarak Fransız İhtilali ile ortaya çıkan bir düşüncedir. Bu düşüncede halka aşırı hürriyet vermek söz konusu olamazdı, çünkü asıl hedef devleti kurtarmaktı. “Yeni Osmanlılar” işte bu tutuma karşı çıkarak “hürriyet” istiyor ve bunun ancak anayasaya dayalı bir parlamento ile sağlanacağını düşünüyorlardı ( Mardin (1994): 87)

Tanzimat’a karşı ilk sistemli ve ciddi muhalefet hareketinin “Yeni Osmanlılar”[1] diye tanımlanan bir grup insan tarafından başlatıldığı kabul edilmektedir. Gayesi, “mutlakıyet idaresini meşruti”idareye dönüştürmek olan bu cemiyet ( Mardin, (1998): 21). Osmanlı devletinin ilk demokrat-aydın muhalefeti hareketi olarak (Türköne:72) 6 kişilik çekirdek kadrosunu kısa bir zamanda ülkedeki muhalefet havasının teşvikiyle geniş bir üye kadrosuna kavuşturmuştur.

Bu hareketin ismindeki “genç” kavramının, onu ortaya çıkaranlar tarafından, Avrupa’nın, Osmanlıyı ölüm sancıları içinde görmesine tepki olarak, tercih edildiği belirtilmektedir ( Mardin (1998): 31). Böylece, Osmanlı devletinin beka sorunu olmadığı, gençleştiği, vurgulanmış oluyordu. “Yeni Osmanlı Hareketi”, kuruluş heyecanı ve çalışma biçimi bakımından ele alındığında, adeta bir Türk Karbonari hareketi olarak doğmuştur. Karbonari hareketi, İtalya’da, memleketi müstebitlerden(zorba) kurtarmak için “ormanı kurtlardan temizlemek” sloganıyla yola çıkarak, cumhuriyetçi bir İtalyan siyasal birliğini gerçekleştirmek üzere teşkilatlanmış örgütlerin en ünlüsüdür ( Tunaya (1996): 64). Deyim yerindeyse, Türk Karbonarileri olan “Yeni Osmanlılar”, amaçları uğrunda her türlü tehlikeyi göze alabilecek, gerektiğinde memleket dışına bile çıkarak her mahrumiyeti baştan kabul eden, bütün benliği ile kendisini davasına adayan kimselerdir.

Aralarında Namık Kemal ve -daha sonra katılan- Ali Suavi gibi meşhur simaların bulunduğu bu cemiyet üyelerinin neredeyse tamamı gazetecilikten yetişmedir. Gazetecilik, doğası gereği günü birlik olaylar etrafında cereyan eder, belki bu mesleğin etkisiyle, belki de o dönem koşullarının tazyikiyle, ya da daha başka nedenlerle, Yeni Osmanlılar fikirlerini tam bir bütünlük içinde ileri sürememişlerdir. Ancak, birbirine zıt düşen cemiyet mensuplarının tam uzlaşabildiği iki-üç kavram vardır; “Osmanlıcılık”, “hürriyet” ve “meşrutiyet”, “Yeni Osmanlı Hareketi”nin odak kavramlarıdır.

Tanzimatçıların, Avrupa’dan gelen milliyetçi (ulusçu) akımların yıkıcı etkilerine karşı, bütün halkları içine alacak şekilde yeniden tanımladıkları “Osmanlılık” formülü bekleneni vermemişti. Yeni Osmanlı hareketi, “Osmanlılık” düşüncesini reddetmemekle birlikte -hatta Ali Suavi’de Türkçü bir tonlama görülebilir- duruş noktası olarak İslamiyet’i (ittihadı İslam) seçti. İlk kez Osmanlı seçkinleri kimlik sorununa Tanzimat döneminde bir çözüm bulmaya çalışmışlar ve bu sorunu çözmek için paternalistik(devletçi)yaklaşımı benimsemişlerdi. Özellikle Namık Kemal ve Ali Suavi’nin düşüncelerinde izleneceği üzere, Genç Osmanlı akımının heyecanlı kalemleri, dinsel bağı bir yapıştırıcı olarak kabul ederek düşüncelerini öne sürmüşlerdir. Çünkü bu sayede, bir yandan, tarihsel kültürel çevreleri farklılaşmış ama temel referans kaynağı aynı olan Müslüman toplulukların birleştiği bir “süper topluluk” kurulabilecek, diğer yandan da Tanzimatçıların en önde gelen kaygısı olan siyasal “beka” sorunu halledilebilecekti.

Tanzimat’la başlayan “yasal yönetim” düşüncesinin, toplumsal bir meşruluk zeminine oturması gerektiğini, bu gerçekleştirilemediği takdirde, hiçbir restorasyonun tutmayacağını ileri süren “Yeni Osmanlı” hareketinin ileri gelenlerinden Namık Kemal’e göre, kimlik ile tutarlı olmayan bir “yasal idare” türlü türlü çıkmazlar üretmekten başka bir işe yaramayacaktı. Osmanlı için bu kimlik, ya da kanunları meşrulaştıracak olan yüksek ilke ancak din olabilirdi (Öğün:53 vd.)

Söz konusu duruşu ihlal etmeyecek bir şekilde Yeni Osmanlıların yöneldiği genel hedefler, Ali Paşanın ezici politikasına son vererek onu devirmek, yerine hürriyet esaslarını kabul edecek birini getirmek, maarif davası, iktisadi sorunlar; Girit, Balkan ve Mısır gibi dış politikayı ilgilendiren konulardır. Buna göre, Yeni Osmanlıların düşüncelerini, farklılık noktalarını bir tarafa bırakarak, iki başlık altında toplamak mümkündür

1- Osmanlı devletinin siyasal yapısı mutlakıyetten kurtarılıp meşruti yapıya kavuşturulmalıdır

2- “Osmanlı Devletinin dış politikası zafiyet içindedir”; daha bağımsız bir siyasal politika güdülmelidir.

II. Yeni Osmanlı Hareketinin Güçlü ve Kırılgan Noktaları
Yeni Osmanlı Hareketi; basın yayını, düşüncelerini yaymak, hedeflerine etkinlik kazandırmak için, kullanma gereğini fark eden, bunda da önemli bir derece başarı sağlamış ilk muhalefet hareketidir. Gazetecilik formasyonunun bir fikir hareketi için bazı sakıncaları da yok değildi, şimdilik şunu söylemekle yetinelim: bu hareketin ileri gelenlerinin gazetecilikle bir şekilde ilgili olmaları, bir şans olduğu kadar, bir handikaptır da.

Tasvir-i Efkar (1862 de Şinasi tarafından kurulmuş, Namık Kemal tarafından devralınmıştır) ve Muhbir (Ali Suavi), Yeni Osmanlıcılık düşüncelerin dile getirildiği, bu hareketin genel yayın organları durumundaki iki önemli gazetedir. Giderek, hükümete yönelik tenkitlerini sertleştiren bu iki gazete 12 Mart 1867 de çıkartılan meşhur “Kararname-i Ali”ye dayanılarak kapatılmıştır. Ali Suavi’nin İstanbul’da çıkardığı gazete ile aynı adı taşıyan Muhbir, Londra’da 31 ağustos 1867 tarihinden itibaren Yeni Osmanlıların yayın organı olarak çıkmaya başlamıştır. Yeni Osmanlılar arasında bir fikir ayrılığının ardından, Hürriyet Gazetesi yayın hayatındaki yerini almış, Namık Kemal’in bir süre sonra ayrıldığı bu gazeteyi, Ziya Bey İngiltere’de ve daha sonrada İsviçre’de 100. sayısına kadar çıkarmıştır. Hemen belirtmek gerekir ki, Ali Suavi’nin daha sonra çıkardığı “Ulum ve Muvakkaten Ulum Müşterilerine” başlıklı gazete ve sözü edilen diğer gazeteler, Osmanlı tarihinin ilk demokratik muhalefet hareketinin belgeleri olarak okunabilir.

Ne var ki, Yeni Osmanlıların muhalefet hareketlerinin zemini olarak dayandıkları “meşrutiyet-hürriyet” temelli düşüncelerin Osmanlı düşüncesinde ve geleneğinde benzerleri, karşılıkları yoktu. Batıda, demokrasi ve hürriyet mücadelesi uzun bir tarihi tecrübe ve felsefi birikimin sonucu olarak -özellikle Anayasacılığın kökleşmesi sayesinde- 19. asırda olgunluğa ulaşmıştır. Yeni Osmanlılar böyle destekleyici bir maziyi kendi tarihlerinde bulamadıkları gibi, karşılarında, düşüncelerine tam duyarlı bir kitleye de sahip olamamışlardır.

Tanzimatçıları, Avrupa-i yaşam tarzının(yüzeysel Avrupalılaşma ile) beraberinde getirdiği sömürüyü fark etmemekle hatta bir “üst” tabaka meydana getirerek kendi kültürlerini kösteklemekle suçlayan, dolayısıyla dinsel ve ulusalcı bir tavır ortaya koyan “Yeni Osmanlılar”, Batı ile kendi toplumları arasında mutlaka kapatılması gereken bir mesafe olduğunun da, keskin bir şekilde farkındaydılar. “Terakki”(ilerleme) fikri kabul edilmekte, ama batıdan siyasi kurumların aktarılması söz konusu olduğu zaman düşünceler çatallaşmaktadır (Türköne:77). Tanzimatçıları, Avrupa’nın ruhunu anlamamakla suçlayan “Yeni Osmanlılar” yeterli felsefi birikime sahip olamadıklarından, hem kendi düşünsel miraslarına, hem de Batıya ancak eklektik bir şekilde yaklaşabilmişlerdir

III. Yeni Osmanlı Düşüncesinde Kesişen ve Ayrılan Yollar

Yeni Osmanlıların, özellikle Namık Kemal’in, düşüncelerinde parçalılık (eklektizm) hemen dikkat çeker. İslam’ın ruhuna dönüş amaçtı; ama onların hukuksal, iktisadi düşüncelerinde sırasıyla; Montesquieu’nun, Smith’in, Ricardo’nun ve Rousseau’nun teorik düşüncelerinin etkisi açıkça görülüyordu. Bu eklektik yaklaşım, etkisini en çok siyasal bir teori kurma konusunda göstermiştir. Günümüzde bile ateşli tartışmalara konu olan böyle bir alanda (kanun, hukuk, özgürlük, egemenlik, itaat) Yeni Osmanlıların önde gelen ismi Namık Kemalin düşünceleri, özellikle siyasal düşüncenin gelişimi(seyri) açısından önemli bir perspektif sunmaktadır. Bu düşüncelerde, iki dünyayı uzlaştırma gayretine bağlı siyasal bir teori kurma zorluğu hemen hissedilmektedir:

Namık Kemal’in, siyasal teorisi geniş ölçüde Montesquieu ve Rousseau’dan, hükümetin işleyişi hakkındaki fikirleri de, Londra ve Paris’teki parlamento pratiğinden kaynaklanıyordu. Kemal’e göre, dinin makul ve adil kuralları, Montesquieu’nun bahsettiği “doğal hukuk”tan başka bir şeyi içermemektedir. Tabii(doğal) hukukun temel kurallarından biri, hürriyettir. Namık Kemal, Türkiye’de insan haklarına ve parlamenter hükümete ilk değinen kimse değildi; fakat denilebilir ki, Namık Kemal, bu parametreler arasında ilişki kuran ve hürriyet ile, yasaya bağlı demokrasi ilişkisi üzerine açık bir görüş getirmeyi başaran ilk kişi idi. Sadık Rıfat Paşa, hürriyetin, doğal bir insan hakkı olduğunu ileri sürmüş, ancak hürriyetin korunması için, hükümdara, adaletle hükmetmeyi tavsiye /ikaz etmekten başka bir yol görmemiş ve gösterememişti[2]. Namık Kemal ise Anayasadan ve millet meclisinden söz etmektedir; ona göre devletin birinci görevi, Osmanlı klasik anlayışında olduğu gibi, yine adaletle yönetmektir. Şu farkla ki, O, vatandaşın siyasal hakları için, devleti, halkına karşı “adaletle” muameleye zorlayacak araçlar konusunda oldukça açık ve tatmin edici bir fikre sahiptir. Aşağıdaki satırlar, içine bir miktar klasik/geleneksel düşünce serpiştirilmiş, buram buram modern anayasa özlemi kokan cümlelerdir:

“Hakimiyeti ahali ki, kuvayı hükümetin halktan münbais olmasından ibaret ve lisan-ı şer’de namı, hakk-ı biat’tır. Hükümeti adalet sınırları içinde tutmak için iki esas çare vardır. Bunlardan birincisi, hükümetin işleyişinde uyacağı temel kuralların artık zımni kalmaması, fakat dünyaya ilan edilmesi gereğidir. İkincisi, yasama erkini hükümetten alacak meşveret ilkesidir”( “İbret”, 1872: 18. No)

Bu fikirlerin İslam geçmişinde örneklerini bulmak için Namık Kemal büyük çaba göstermiştir. Halkın egemenliğini “biat” (hükümdar-halife ile halk arasında yapılan sözleşme) ile özdeşleştiren Namık Kemal, meşveret ve temsil yoluyla hükümet edilmesi ilkeleri için de Kur’an dan kanıt aramış, bulmuştur (Lewis 1993: 143).

Ancak, onun bu konudaki tutumu İslam hukukçularının vaktiyle içinde bulundukları çaresizlik durumlarına benziyordu. Açıkçası, Namık Kemal de, kurulu düzene karşı isyanı bir hak olarak gören anlayışa tamamıyla karşıydı. Onun zihninde, ne sultan-halifenin silahlı bir ayaklanma veya suikast ile görevden alınabileceği sorunu vardı ve ne de hayal gücünü kullanarak “hürriyet ağacı”nın müstebitlerin kanlarıyla sulanması gerektiğini düşünüyordu. O kadar ki, Namık Kemal, kötü(meşruiyetini yitirmiş) bir yönetime karşı isyan hakkını inkar etmekten de öteye giderek; hükümdarın biat yoluyla elde etmiş olduğu vekaletin feshedilmesini son derece güçleştirmiştir. Çünkü ona göre, mukaveleyi(sözleşme) bozma hakkı, ne tek bir bireyin hakkıdır ve ne de geleneksel İslam’i teoride olduğu gibi, teorik açıdan eşrafa(üst kesime) tanınmış bir imtiyazdır. Namık Kemal, hükümdar ile halk arasındaki sözleşmeyi bozma hakkının, halkın tamamının yetkisinde olduğunu düşünüyordu. Düşüncelerinde anlaşıldığı kadarıyla, onun çabası, monarşik yönetim kaçınılmaz olarak İslam’i bir sistem olabileceğini ispat etmek değil, hükümet meselelerinde nihai merciin toplumun iradesi olmasını sağlayacak bazı vasıtaları tasarlama, devreye sokma girişimidir (Mardin 1998: 328-329).

Namık Kemal, kısaca özel bir İslam’i hükümetin hangi türden bir hükümet olması gerektiğinden daha çok, özünde parlâmenter nitelik taşıdığını düşündüğü İslami prensipler ve ilkeler üzerinde durmuştur. Buradan hareketle o, İslam devletinin başlangıçta “bir cumhuriyet” olduğunu ifade etmektedir. Fakat onun her hangi bir isyan teorisi planlamaktan ve bununla meşgul olmaktan nefret ettiği bilinmekteyse de, bunun nedeni İslam faktörüne bağlanamaz. Namık Kemal’in, bir bürokrat olarak yetişmesi, yani zamanının yönetici sınıfının ideallerini benimsemiş olması muhtemelen bunda en etkili unsurdu. Devlete hizmet düşüncesiyle dolu olan Namık Kemal, eninde sonunda “ehl-i kalem”(bürokrasi/ katiplik) in bakış açısıyla şekillenmiş bir düşüncenin sahibiydi, ki bu devlete hizmet ideolojisi, bir sivil isyan teorisi konusunda, ulemanın teorilerinden bile daha az elverişli idi( Mardin 1998: 420). Hürriyetçi fikirleri ile, Namık Kemal mevcut düzenin bürokrat-aydın tipinin çok uzağında kalmasına rağmen, aynı Namık Kemal, örneğin Şinasi’de olduğu gibi de, “sultana haddini bildiren” bir tavır içinde değildi.

Şayet, “Yeni Osmanlılık” her şeyden çok Bab-ı Alinin keyfi idaresine karşı muhalefet etme yolunda bir akım olarak tanımlanabilecek ise, hiç kuşkusuz, bu davaya sonuna kadar sadık kalan tek kişi Ali Suavi’dir. Ne var ki, onun da bu konuda teorik düşünceler bakımından tutarlı olduğunu söylemek mümkün gözükmemektedir. Hatta bununda ötesinde, yaratılışı gereği heyecanlı, kabına sığmayan bir tip olan Ali Suavi’de, Yeni Osmanlıcılık düşüncesinin eklektizmini daha rahat görülebilir. Bütün faaliyetleri için dinden fetva bulan Suavi, belli bir dönem, haksızlık yapan zalim bir idareye karşı itaat edilmemesini savunurken ( “Muhbir” 14 Mart 1868:435) başka bir dönem, en baştaki düşüncelerine geri dönerek su katılmadık bir ihtilalci kesilebilmektedir. 1867 yılından itibaren yazdıklarında ihtilalci düşünceler tamamıyla su yüzüne çıkmıştır :

“maarifte terakki eden millet, hukuk-i milliyeyi paymal eden despot vükela üzerine ihtilal dahi yapar” (“Muhbir” 12 Novenber 1867: 435) [Bu günkü dille şu anlama geliyor: “eğitim ve bilimde ilerleyen ulus, ulus hukukunu parçalayan despot yöneticiler karşı devrim yapar”]

Aşağıdaki satırlar ise, sanki bu günkü Türkçe’yle yazılmış kadar, günümüz insanı tarafından kolaylıkla anlaşılabilir.

“Ey Babıali, tırnaklarıyla toprak kazarak senin zevk ve safana para yetiştiren Türkcağızların bir kerecik enin-i hazinini dinle, sonra pişman olursun ha!”(“Muhbir” 28 Novenber, 1867: 1).

Daha önce, padişaha ne şart altında olursa olsun itaat edilmesi gerektiğini ileri sürerken de, sonradan ihtilalci düşünceler ortaya koyarken de fikrini teyid için ayet ve Peygamber sözlerine(hadis) başvuran Ali Suavi halka söyle seslenmektedir:

“Ey adalet isteyenler, sümüklü böcekler gibi başınızı saklayarak gezmek isterseniz hiçbir vakit zalimler size başınızı çıkartmayacaklardır. Eğer Selman ve Bilal gibi seyf-i Dermayan, merd-i meydan olursanız, zalimlere karşı durursunuz, insansınız, hürsünüz.(“Muhbir”, 28 Novenber 1867: 2). Bir noktadan sonra Ali Suavi, açık açık tehditte bulunur; halkın bir bela seli gibi taşmakta olduğunu pervasızca haykırır: “yahu memleketimizde efkar pek galeyana vardı. Halk aç, vatan tehlikede, hal fena, ilerisi belalı. Bu muamele devam edip gidemez; bu gün yarın bıçak kemiğe dayanacak, küçük nazarla bakılan işte o vakit kalkar hukukunu ve saadet-i halini kolunun kuvvetiyle almak ister. Galeyan-ı efkar bir seyl-i beladır. Dünyada ne kadar esaret zinciri, ne kadar zulüm şemşiri var ise toplansa da önüne sed edilse [kapatılsa]yine hepsini kırar geçer. .........Eğer[idare] anlamak istemez ise tebaa hakkını zorla alacaktır (“Muhbir”, 7 Mart 1868: 2)

“Şüphe yok ki, bir kimse zalim ve muin-i zalimi katl ederse[eğer bir kimse zalimi ve zalimin yardımcısını öldürse], şer’an katl helal ve katil mesab ve me’curdur” [dinen bu öldürme helaldir ve öldürme eylemi, isabetlidir ve mükafata layıktır] (“Muhbir”, 28 Mart 1868: 1)

Sünni İslam düşüncesinde ilkesel olarak kabul edilse de, sonraları ise fitne endişesine paralel olarak öne çıkarılmayan zalime karşı başkaldırma, zulmü önleme prensibini yeniden gündeme taşıyan Ali Suavi, asırlardan beri açıklığa kavuşturulamayan asıl önemli noktayı gözden kaçırmaktadır. Suavi de, kendinden öncekilerin cevaplayamadığı aşağıdaki kritik sorunun cevabını bulabilmiş değildir: “zalime karşı başkaldırma durumu somut olarak hangi halleri içermektedir ve bu görevi kim ya da kimler, nasıl yerine getirecektir?”

Ali Suavi’nin şahsında çok net bir şekilde görülen bu acelecilik Tanzimat ve sonrası aydının genel karakteristiğidir. Düşünce ve eylemlerinde görülen tutarsızlıklarda –buna insicamsızlık demek belki de daha doğru olacak- Batının da dayatmasıyla çözülen imparatorluğun problemlerine acil çözüm bulma kaygısının rolü mutlaka çok büyüktür. Panik halindeki Osmanlı aydınlarının bazıları yürüyeceği yolu tespit edip, metot seçiminde tereddüde düşerken, bazıları ise hangi düşünceyi seçeceği konusundaki şaşkınlığını gizleyememiştir. Üç Tarz-ı Siyaset adlı kitabın son cümlesinden Osmanlı aydının içine düştüğü tedirginliğin boyutunu anlamak mümkün: “Hülasa öteden beri zihnimi işgal edip de kendi kendimi ikna edecek cevabını bulamadığım sual yine önüme dikilmiş cevap bekliyor: Müslümanlık, Türklük siyasetlerinden hangisi Osmanlı devleti için daha yararlı ve kabil-i tatbiktir” (Akçura 1998: 36).

Sonuç
Yeni Osmanlı düşüncesinde batıcı unsurlara rağmen, doğucu ve İslamcı karakter ağır basar. Yaşanan sorunlara, İslami kaynaklardan ve kendi tarihlerinden cevap getirme isteği ve umudu, bu akımın en ayırt edici özelliğidir (Sungu 1940: 804). Her şeye rağmen, hürriyetçi, parlamenter eğilimlerin ortaya çıkmasında, demokratik bir muhalefetin temellerinin sorgulanmasında, kısaca siyasi bilincin gelişmesinde “Yeni Osmanlı Hareketi”nin birinci derecede bir yer tuttuğu söylenebilir. “Halk hakimiyeti” kavramının İslam fıkhıyla tam olarak bağdaştırılmaması( Suavi ) ve “Cemiyet-i beşerde ise umumun kuvvetinden büyük bir kudret olmadığını fennen ve bedaheten sabit olduğundan” denilerek halk egemenliğine vurgu yapılması ( Namık Kemal) şeklinde bazı düşünce ayrılıklarına rağmen, Yeni Osmanlı düşüncesinin temel bir ideal olarak keyfiliği ortadan kaldıracak yapısal bir düzen oluşturma(meşruti idare) fikrinde odaklaştığını söylemek mümkündür.

Yeni Osmanlılar Şurayı Devlet (Danıştay) in kuruluşunu(1868) bu hedef için çok önemli bir adım olarak görmüşlerdir. Adeta meclis-i mebusan’ın prototipi olarak telakki edilen bu kurum, kısa zamanda padişah ve onun koruyucusu Ali Paşanın karşısında frenleyici bir kuvvet haline gelmiş; fakat, kendine yönelik en ufak bir sınırlama düşüncesine ve yapısına tahammül edemeyen iktidar, kısa süre sonra, demokratik kurumlara geçişte bir model olabilecek Şurayı Devlet’in yapısını ifsat etmiştir.

Her şeye rağmen Genç Osmanlıların Abdulaziz’e, daha doğrusu mutlakiyet yönetimi olan padişahlığa, karşı verdikleri mücadelenin boş ve lakayt bir kubbe içinde semeresiz bir şekilde kaybolup gittiği söylenemez. Bir tek, cumhuriyet ve anayasa fikrini Osmanlı insanının gündemine taşımaları bile başlı başına bir hadisedir.



YARARLANILAN KAYNAKLAR



AKÇURA Yusuf, Üç Tarz-ı Siyaset, 4.b., Ankara: Türk Tarih Kurumları Yayınları, 1998,

“İBRET”(gazete), “Hukuk-i Umumiye”, 1872, 18 “no”.

“MUHBİR”(Gazete), 14 Mart 1868, s.435

LEWİS Bernard, Modern Türkiye’nin Doğuşu, 5.b., çev. Metin Kıratlı, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1993

MARDİN Şerif, Türk Modernleşmesi, 3.b., İstanbul: İletişim Yayınları, 1994

MARDİN Şerif, Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu, 2.b., Çev. Mümtaz’er Türköne ve Diğerleri, İstanbul: İletişim Yayınları, 1998.

ÖĞÜN Süleyman Seyfi, “Uçucu Kimliklerimiz”, Türkiye Günlüğü, Sayı : 33, Mart-Nisan 1995, s.53-54

SUNGU İhsan, Tanzimat ve Yeni Osmanlılar, Tanzimat I., İstanbul, 1940

TUNAYA Tarık Zafer, Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri, 2.b., İstanbul: Arba Yayınları, 1996

TÜRKÖNE, Osmanlı Modernleşmesinin Kökleri, İstanbul: Yeni Afak Kitaplığı Yakın Tarih Dizisi, Basım Tarihi Belirtilmemiş.


 Soru Sahibi : star| | Sayfayı Yazdır|     Facebookta paylaşmak için tıklayınız